Blog

  • Neden Artık Hayattan Zevk Almıyoruz?

    Bir süredir insanlar aynı hissi farklı kelimelerle ifade ediyor: hayattan zevk alamamak. Bu cümle çoğu zaman kişisel bir tükenmişlik gibi okunuyor ama aslında çağın ortak ruh hâlini ele veriyor. Sorun, zevkin tamamen yok olması değil; zevkin anlamla kurduğu bağın aşınması. İnsanlar artık mutsuz olmaktan çok, neden yaşadıklarını tam olarak hissedememekten yorulmuş durumda.

    Modern yaşam bize her şeye hızla ulaşma imkânı sundu. Bilgi, ilişki, eğlence, deneyim… Hepsi erişilebilir. Ama erişimin artması, temasın derinleşmesi anlamına gelmedi. Aksine, her şey çoğaldıkça insanın iç dünyasında bir seyrelme başladı. Zevk, bir zamanlar yavaşlıkla, beklemeyle, bir şeyin içimizde yer etmesiyle ortaya çıkarken; bugün anlık uyarılara, sürekli yeniliğe ve dikkat dağınıklığına bağımlı hâle geldi. Dopamin var ama tat yok. Hareket var ama yön duygusu zayıf.

    Bu hâl depresyonla karıştırılıyor ama birebir aynı şey değil. Depresyon genellikle bir şeylerin kaybıyla ilgilidir. Oysa bugün yaşanan daha çok “anlam yorgunluğu”dur. İnsanlar çok şey yapıyor, çok şeye dayanıyor, çok şeyi sürdürüyor ama yaptıklarının içerden bir karşılığı kalmıyor. Güçlü olmak, ayakta kalmak, devam etmek bir erdem gibi yüceltiliyor; fakat bu süreklilik hâli, insanın kendi hayatıyla bağını zedeleyebiliyor. Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor: Devam ediyorum ama inanmıyorum.

    Viktor Frankl,İnsanın Anlam Arayışı kitabında şöyle diyor:

    İnsan her şeye katlanabilir, yeter ki bir ‘neden’i olsun.”

    Bugün yaşanan sorun, insanların katlanamaması değil; katlandıkları şeylerin artık bir “neden”le bağlantı kurmaması belkide.. Yani sorun motivasyon eksikliği değil, anlamla temasın kopmasıdır.

    Yeni çağ bize sürekli istemeyi öğretti ama neyi istemeye değer bulacağımız. konusunda pek az şey söyledi. Daha mutlu ol, daha üretken ol, daha iyi ol… Bu çağrılar hiç durmuyor. Oysa insan ruhu, sürekli ileri çağrıldığında değil; bazen durduğunda, geri çekildiğinde, hatta vazgeçtiğinde kendini toparlayabiliyor. Zevk, çoğu zaman daha fazlasına uzanırken değil, fazlalıklar çekildiğinde ortaya çıkıyor.

    Bu yüzden bugün pek çok insan “her şey var ama bir şey eksik” diyor. Eksik olan şey çoğu zaman yeni bir hedef ya da yeni bir başarı değil; içsel bir yer duygusu. İnsan nerede durduğunu, neye bağlı olduğunu, neyi gerçekten sahiplendiğini hissetmediğinde zevk de yüzeyde kalıyor. Her şey yaşanıyor ama hiçbir şey insanda kalmıyor.

    Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, hayatı sürekli kazanılması gereken bir süreç gibi görmek. Oysa bazı dönemlerde insan kaybetmez; sadece bırakır. Beklentileri, yükleri, başkalarının biçtiği anlamları… Ve tam da bu bırakma anlarında, zevk geri döner. Gürültüyle değil; sessizce. Büyük coşkularla değil; küçük ama sahici temaslarla.

    Belki sorun hayattan zevk alamamak değil. Belki sorun, hayatla aramıza giren fazlalıkları ayıklamaya cesaret edememek. Zevk, hâlâ orada. Ama çağ bize onun sesini duyamayacağımız kadar gürültülü bir hayat öneriyor.

  • Felaketler Çağında Geyiklerin Kalbi

    Her çağ kendi karanlığını üretir; fakat bazı dönemler karanlık yalnız dışarıda değil, insanın kendi içinde yoğunlaşır.

    Bugünün felaketi tam da budur:

    Duyguların yitimi, inceliğin küçülmesi, merhametin bile verimlilik kavramına göre ölçüldüğü bir zaman.

    Böylesi bir çağda insan yalnız dış dünyayla değil, kendi iç çöküşüyle de yüzleşmek zorundadır.

    Duygular geri çekildikçe tuhaf bir boşluk oluşur;sanki bedenler hâlâ dolaşmakta ama ruh çoktan yeraltına çekilmiştir.

    İnsanın kendini kaybettiği yer kalabalık değil,kalabalığın içinde büyüyen bu görünmez çoraklıktır.

    Bu yüzden irfan, dışarıdaki karanlığı anlamak için değil,içeride sönmeye yüz tutan ışığı yeniden uyandırmak içindir.

    Hakikati büyüten bilginin çokluğu değil, kalbin açıklığıdır.

    Anlam burada kendi biçimini bulur:

    Geyiklerin kalbi.

    Geyiğin masumiyeti değil sadece,onun sezgisel duyarlılığı, sessiz tehlike bilgisi ve korunmasız varlığı.

    İnsanın içindeki en kırılgan ama en gerçek alanı simgeler.

    Yaklaşıldığında kaçan, gürültüden ürken,ama güvenle dokunulduğunda yolu gösteren bir incelik.

    Bu çağda irfanın yolu,dışarıdaki gürültüyü yenmek değil,içimizdeki geyiğin hâlâ yaşadığını fark etmektir.

    Çünkü insan, kendi iç inceliğine yaklaşamadığında dünya ne kadar aydınlık görünürse görünsün,içinde karanlıkta kalır.

    Felaketler çağından geçmek, koşulları değiştirmek değil,koşullar değişmezken kendi özünü kaybetmemektir.

    Bu yüzden çözüm dışarıda değil,içimizde hâlâ ses veren o ince, saf noktadadır.

    Geyiklerin kalbi,

    insanın kendi iç ışığını koruyabilme gücünün en kırılgan ama en dirençli alanıdır.

    Orada insan, kendine karşı söyleyemediği hakikatlerle karşılaşır, ve su vermek, işte o hakikatle temas etmeyi sürdürme cesaretidir.

    Su burada bir duygu değil, bir bilinçtir:

    Dünyanın hızına rağmen durabilmek, gürültüsüne rağmen duymayı sürdürebilmek.

    Geyiklere su vermek, insanın kendi hakikatini kurutmamak için gösterdiği sessiz bir çabadır ve belki de çağ ne kadar karanlık olursa olsun,ışığın hâlâ mümkün olduğunun kanıtıdır.

  • Kamusal Dilde Kırılma: X ve Yeni Politik Sertlik

    Son birkaç yıldır X’te (eski Twitter) belirgin bir dilsel dönüşüm yaşanıyor.
    Günlük etkileşimlerde bile artık bir gerilim tonu hissediliyor: cümleler birbirini anlamak için değil, bastırmak için kuruluyor. Bu durum ilk bakışta kişisel tartışmaların doğallığı gibi görünebilir; ancak veriler, dildeki bu sertleşmenin artık sistematik bir hal aldığını gösteriyor.

    Pek çok uluslararası araştırma, sosyal medya platformlarında nefret söylemi ve hakaret oranlarının düzenli biçimde arttığını ortaya koyuyor. Örneğin, farklı kurumlar tarafından yapılan çalışmalarda kullanıcıların büyük çoğunluğunun platformda sürekli politik içeriklerle karşılaştığı, bu içeriklerin çoğunun kimlik temelli ve duygusal olarak yüklü olduğu belirtiliyor.
    Yani çevrimiçi politik tartışmalar artık fikir üretiminden çok aidiyet savunması biçiminde işliyor.
    Bu da dilin yapısını değiştiriyor: “doğru” ya da “yanlış” tartışması yerini “bizden” ya da “bizden değil” ayrımına bırakıyor.

    Dilbilim açısından bakıldığında, bu yeni dil biçiminin “eril” olarak tanımlanması tesadüf değil.
    Eril dil, yalnızca cinsiyetle ilgili bir olgu değildir; aynı zamanda otoriter, hükmedici, saldırgan ve yargılayıcı bir tondur.
    Bu ton, özellikle politik içeriklerin yoğunlaştığı ortamlarda yaygınlaşıyor, çünkü algoritmalar duygusal tepkileri özellikle öfkeyi ödüllendiriyor.
    Bir gönderi ne kadar kışkırtıcıysa, görünürlüğü o kadar artıyor.
    Böylece platform, istemeden de olsa öfkeyi teşvik eden bir mekanizmaya dönüşüyor.

    Fakat bu dilsel sertlik sadece karşıt görüşler arasında yaşanmıyor.
    Zaman zaman aynı düşünsel hatta yer alan toplulukların kendi içlerinde de aynı üslubu yeniden ürettikleri görülüyor.
    Kendini benzer bir politik çizgide tanımlayan kullanıcılar dahi, en küçük eleştiriyi “alçak”ya da “namussuz” gibi kelimelerle yanıtlarken bir yandan da “hainlik” veya “ajanlık” gibi ağır ithamlarla karşılayabiliyor.
    Bu durum, sosyal medya dilinin yalnızca dışlayıcı değil, aynı zamanda içe kapanmacı bir yapıya büründüğünü gösteriyor.
    Dil, artık düşünmeyi değil, itaati pekiştiriyor.

    Böylece kamusal alanın temel işlevi de dönüşüyor.
    Habermas’ın tanımladığı anlamda kamusal alan, bireylerin fikirlerini tartıştığı ortak bir zemindi; bugün ise X’in kamusal alanı daha çok duygusal tepkilerin yarıştığı bir ortama dönüştü.
    Kullanıcılar düşüncelerini açıklamak yerine, birbirine üstün gelmeye çalışıyor.
    Diyalog yerini monologa, tartışma yerini hüküm cümlelerine bırakıyor.

    UNESCO’nun son yıllarda yaptığı değerlendirmelerde de bu yönelişin yalnızca bireysel davranışları değil, toplumsal iletişimin bütününü etkilediği vurgulanıyor.
    Dil şiddetinin artması, kamuya ait tartışma alanını daraltıyor; insanlar giderek konuşmaktan çok susmayı, üretmekten çok tepki göstermeyi tercih ediyor.
    Bu da kamusal alanın demokratik niteliğini zayıflatıyor.

    X’in dili, artık düşüncenin değil, öfkenin hızında işliyor.
    Bu durum yalnızca çevrimiçi kültürü değil, genel politik atmosferi de biçimlendiriyor:
    Hakikat, yerini algıya; empati, yerini kutuplaşmaya; düşünce ise yerini kimlik savunusuna bırakıyor.
    Ve belki de en tehlikeli olan, bu dönüşümün fark edilmeden “normalleşmesi.”
    Bir kelime artık sadece bir kelime değil; bir kimlik bildirimi, bir tehdit, bir sınır çizgisi haline geliyor.

    Dilin bozulması, yalnızca estetik bir kayıp değildir düşünmenin biçimini de bozar.
    Bu yüzden kamusal alanda konuşan herkesin, ister gazeteci ister aktivist ister sade yurttaş olsun, dili etik bir sorumlulukla kullanması gerekir.
    Çünkü dilin kirlenmesi, aslında ortak bilincin kirlenmesidir.
    Ve belki de en büyük entelektüel görev, artık doğru düşünmek kadar doğru konuşmayı da savunmaktır.

    Bu tartışmalara yalnızca politik değil, aynı zamanda estetik bir perspektiften bakmak gerekir.

    Çünkü bir toplumun dili, yalnızca ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle de tanımlanır.

    Dilin biçimi, toplumun düşünsel biçimidir; biçimsizleşen bir dil, zamanla düşüncenin de sınırlarını silikleştirir.

    Bu nedenle dilin estetiği, yalnızca edebi bir mesele değil, kamusal hayatın etik boyutudur.

    Bugün X’in dili, sadece sözcüklerin değil, ölçünün de kaybolduğunu gösteriyor.

    Ve belki de bu yüzden, kamusal alanın yeniden inşası, öncelikle bir dil terbiyesi meselesidir.

  • Die Ästhetik der Unannehmlichkeit

    In den letzten Tagen kursiert in den sozialen Medien ein Bild:

    In einer Galerie in Basel ist eine Figur von Donald Trump zu sehen ans Kreuz geschlagen.

    Für die einen ist es eine „geschmacklose Provokation“, für die anderen ein „mutiges politisches Kunstwerk“.

    Ich habe schon lange keine Kunstdiskussion mehr erlebt, die so lebendig war.

    Das Faszinierende ist: Alle sehen dasselbe Bild und doch etwas völlig anderes.

    Und vielleicht merken wir genau hier, dass die Kunst noch lebt.

    Ich wollte diesen Text schreiben, weil ich seit Tagen unter den Kommentaren immer wieder dieselben Sätze lese:

    „Das ist keine Kunst, das ist Perversion.“

    „Das ist eine Botschaft, versuch sie zu verstehen.“

    „Widerlich.“

    „Genial.“

    Die Kunst spaltet uns also einmal mehr.

    Aber vielleicht ist es genau das, was sie zu Kunst macht: ihre Kraft, uns zu spalten.

    Kein Objekt, sondern eine Idee

    Vor etwas mehr als hundert Jahren stellte Marcel Duchamp ein Urinal in ein Museum und die Kunstwelt geriet in Aufruhr.

    „Ist das jetzt Kunst?“ fragte man damals empört.

    Doch die eigentliche Frage war damals dieselbe wie heute:

    Kunst wird nicht durch das Objekt bestimmt, sondern durch den Kontext.

    Ein Urinal ist im Badezimmer banal, im Museum aber bedeutungsvoll.

    Genauso wird die Trump-Figur heute von einem alltäglichen politischen Bild zu einem Objekt der Reflexion, sobald sie am Kreuz hängt.

    Das Werk von Mason Storm ist keine „Skulptur“ im klassischen Sinn, sondern ein Gedankenexperiment.

    Kunst existiert hier nicht mehr durch Farbe, Stein oder Technik, sondern durch Idee.

    Die Bühne des Heiligen

    Solche Werke sind verstörend, ja.

    Aber diese Verstörung entsteht, weil sich Kunst längst nicht mehr mit dem „Schönen“, sondern mit dem „Wahren“ beschäftigt.

    Storms Arbeit greift das Heilige nicht an sie zeigt vielmehr, wie das Heilige gemacht wird.

    In einer Zeit, in der Medien, Politik und öffentliche Verehrung ineinanderfließen,

    erinnert uns das Werk daran, dass „Heilig“ oder „Sünder“ längst keine Frage des Glaubens mehr ist, sondern eine Frage des Bildes.

    Es geht also nicht um Trump.

    Es geht um uns darum, wie bereit wir sind, jemanden ans Kreuz zu schlagen oder ihn zu vergöttern.

    Diese Diskussion hat mich daran erinnert, worum es in der Kunst im Kern geht:

    Ihre Aufgabe ist es nicht, zu gefallen, sondern zu verstören zu erschüttern.

    Kunst findet ihre Bedeutung nicht in der Zustimmung, sondern vielleicht im geistigen Unbehagen.

  • Rahatsızlığın Estetiği

    Son günlerde sosyal medyada bir görsel dolaşıyor:

    Basel’deki bir galeride, Donald Trump figürünün çarmıha gerilmiş bir hâli.

    Kimine göre “ahlaksız bir provokasyon”, kimine göre “cesur bir politik sanat eseri.”

    Ben bu tartışmayı uzun süredir böylesine canlı görmemiştim.

    İlginç olan şu: herkes aynı görüntüye bakıyor ama bambaşka şeyler görüyor.

    Ve belki de tam burada, sanatın hâlâ yaşadığını fark ediyoruz.

    Bu yazıyı yazmak istedim, çünkü günlerdir bu fotoğrafın altındaki yorumlarda aynı kalıplar dönüp duruyor:

    “Bu sanat değil, sapıklık.”

    “Bu bir mesaj, anlamaya çalışın.”

    “İğrenç.”

    “Deha.”

    Yani sanat bir kez daha bizi ikiye bölüyor.

    Ama belki de, onu sanat yapan tam olarak bu: bölme gücü.

    Marcel Duchamp bundan yüz yıl önce bir pisuarı müzeye koyduğunda, sanat dünyası ayağa kalkmıştı.

    “Bu mu sanat şimdi?” diyenlerin sesi bugün hâlâ duyulur.

    Ama asıl mesele o zaman da bugünküyle aynıydı:

    Sanatı belirleyen şey nesne değil, bağlamdır.

    Bir pisuar banyoda sıradandır; müzede anlam üretir.

    Tıpkı bugün Trump figürünün sıradan bir politik görüntü olmaktan çıkıp,çarmıhın önünde sorgulamanın nesnesine dönüşmesi gibi.

    Mason Storm’un işi aslında bir “heykel” değil, bir düşünce deneyi.

    Sanat burada artık boyayla, taşla, beceriyle değil; fikirle var oluyor.

    Evet,bu tür işler rahatsız edici.

    Ama rahatsızlık, sanatın artık “güzel” değil “gerçek” olanla ilgilenmesinden doğuyor.

    Storm’un çalışması kutsala saldırmıyor aslında;kutsalın nasıl üretildiğini gösteriyor.

    Medyanın, siyasetin ve toplumsal yüceltmenin iç içe geçtiği bir çağda,“aziz” ya da “günahkâr” olmanın artık bir inanç değil, bir imaj meselesi olduğunu hatırlatıyor.

    Yani mesele Trump değil.

    Bizim kimi çarmıha germeye, kimi yüceltmeye ne kadar hazır olduğumuz.

    Ve bu tartışma, sanatın özünü yeniden hatırlattı: Onun görevi hoşnut etmek değil, rahatsız etmek, sarsmak.

    Sanat, beğeninin değil, belkide düşünsel rahatsızlığın olduğu yerde anlam kazanıyordur.

  • İnsan ana diliyle hatırlar, o dille hisseder, o dille gider

    Sağlık alanında çalıştığım için özellikle yaşlı insanlarla sık sık bir ara gelme şansım oluyor. Demans ya da ileri düzeyde unutkanlık yaşayan birçok hastayla temas kurma imkânı buluyorum. 

    Özellikle demans hastalarında dikkatimi çeken bir şey var: Kişi hangi dili sonradan öğrenmiş olursa olsun, hastalık ilerledikçe o diller birer birer unutuluyor. Ama ana dil, neredeyse hep korunuyor. Fransızca,İtalyanca  Almanca, İngilizce gibi yaşamın ilerleyen dönemlerinde edinilmiş diller zamanla silinirken, çocukken öğrenilmiş dil  ister Kürtçe, ister İspanyolca , ister Moğolca ister Türkçe, ister Arapça  zihinlerde kalmaya devam ediyor. Bu sadece benim kişisel gözlemim değil; bilim de bunu doğruluyor.

    Araştırmalara göre bunun en önemli nedenlerinden biri, ana dilin beynin daha derin ve erken gelişmiş bölgelerinde yer alması. İnsan küçük yaşta öğrendiği dilde hem duygusal hem de yapısal olarak daha güçlü bağlantılar kuruyor. Bu dil, adeta otomatikleşmiş bir beceri gibi işlemiş oluyor; buna Almanca Prozedurales Gedächtnis (prosedürel bellek) deniyor. Yani bisiklete binmek, yürümek gibi düşünmeden yaptığımız şeyler gibi. Oysa sonradan öğrenilen diller daha çok bilinçli öğrenmeye ve ezbere dayanıyor. Ve demans gibi hastalıklar ilk olarak işte bu yüzeydeki belleği etkiliyor. Bu yüzden hastalar yeni bilgileri öğrenmekte zorlanıyor ve daha sonra öğrenilen dilleri de daha erken kaybediyor.

    Bu durumu destekleyen birçok vaka var. Örneğin Amerika’da yaşayan bir kadın, yedi dil bilen babaannesinin demans ilerledikçe sadece çocukluğunda konuştuğu Lehçe ve Rusça dillerine döndüğünü anlatıyor. İngilizce neredeyse tamamen kaybolmuş; aile üyeleri onunla iletişim kurmakta zorlanır hale gelmiş. Benzer örnekler bakım evlerinde, göçmen hastalarda ya da iki dilli bireylerde sıkça yaşanıyor. Hastalar bazen yıllarca yaşadıkları ülkenin dilini unutup, artık kimsenin konuşmadığı çocukluk dillerine geri dönüyorlar. Bu da bize bir şeyi gösteriyor: Beyin, güvende hissettiği dile, yani en tanıdığı dile dönüyor.

    Bu yüzden ana dil yalnızca bir araç değil; hafızanın, aidiyetin ve benliğin taşıyıcısı. İnsan her şeyi unutabilir; isimleri, yolları, hatta kendi kimliğini bile. Ama ana dil, onun içinde bir yerde kalmaya devam eder. Çünkü o dil sadece bilgiyle değil, duyguyla, sesle, ritimle, güvenle öğrenilmiştir. Çoğu zaman annesinden, bazen bir ninniden, bazen oyun arkadaşlarından gelen kelimelerle yerleşmiştir zihne. Bu da onu kolay silinemez yapar.

    İki dillilik aslında demansa karşı bir avantaj sağlıyor. Araştırmalar, iki dil konuşan bireylerde demans belirtilerinin 4-5 yıl daha geç ortaya çıktığını gösteriyor. Çünkü iki dili aktif olarak kullanmak, beyni sürekli çalıştırıyor. Ancak bu avantajın da bir sınırı var. Beyin belli bir eşiği geçtikten sonra, ikinci dil genellikle ilk kaybedilen oluyor. Hasta zamanla sadece ana diliyle iletişim kurabiliyor.

    Ana dilini kullanabilen bir insan burada kendini daha iyi ifade eder, daha az stres yaşar ve huzursuzluğu azalır. Tanıdık kelimeler ve sesler, güven duygusunu besler. Birinin onu kendi dilinde anlaması, çoğu zaman kelimelerin ötesinde bir rahatlama yaratır. Tam tersi durumda, yani kişi kendini ifade edemediğinde, yalnızlık ve içe kapanma hissi artar. Bu yüzden ana dil, yalnızca iletişimin değil, aynı zamanda insanın psikolojik dayanıklılığının da temel unsurlarından biridir.

    Demans bize hayatın sonunda neyin kalıcı olduğunu, neyin kolay silindiğini gösteriyor. Geriye kalan şeylerin arasında en direngen olanlardan biri ana dil. Bu yüzden onu yalnızca konuşulan bir dil olarak değil, aynı zamanda insanın belleğinde taşıdığı en eski ev olarak görmek gerekiyor. Çünkü o sadece konuşulan bir dil değil, kişinin geçmişiyle, duygularıyla, aidiyetiyle bağlantılı. İnsan her şeyi unutabilir; ama ilk duyduğu kelimeleri, annesinin sesiyle öğrendiği dili, çocukken kurduğu cümleleri en son unutuyor. Bu yüzden demansla birlikte diller kaybolsa da, en son kalan dil genellikle ana dil oluyor.

    İlk öğrenilen, en son unutulur. Demans bile ana dili kolay kolay silemez.

  • Alevilikte Yol

    Dün Mehdi Mutlu’nun Adıyaman’da çektiği programı büyük bir dikkat ve keyifle izledim. Özellikle Ali Sizer’in sözleri beni çok etkiledi. Bir yerde şöyle diyordu:

    “Divê mirov bi xwe ji rê dûr nexî. Rê tiştekî ulu ye, em nikon qolî rê bikin. Em rê îno dikin.”

    (Kendini yoldan mahrum etme. Yol ulu bir şeydir. Yoldan bahsedilmez, ona inanılır.)

    Ve ardından ekliyor:

    “Ez ne rewî me.”

    (Ben yolcu değilim.)

    Bu sözler ilk bakışta sade görünebilir; ama Alevi öğretisinin en derin felsefi damarlarından birine dokunuyor. Çünkü Alevilik’te “yol” yalnızca bir inanç çizgisi değil, bir bakış, bir duruş, bir varoluş biçimidir. Yolcu olmakla yol olmak arasındaki fark, aramakla dönüşmek arasındaki farktır.

    Ali Sizer şöyle devam ediyor:

    “Kamîlan me xwediyê rê bûn. Min para xwe ji wan girt. Te para xwe di kê de dîtî? Te xwedayê xwe di kê de dîtî? Rêya hak ew e.”

    (Kamillerimiz yolun sahipleriydi. Ben payımı onlardan aldım. Sen payını kimde gördüysen, Tanrı’yı kimde gördüysen, hak yolu odur.)

    Bu söz yalnızca bir öğretiyi değil, Aleviliğin ontolojik ve ahlaki temelini de açığa çıkarıyor. Tanrı burada soyut bir varlık değil; yaşanmışlıkta, yüzlerde, lokmada, paylaşımda, rızada tecelli eden bir hakikattir. Yol, geçmişin kitaplarında değil; kamillerin hâlinde yaşayan bir bilgidir. Aktarımı sözle değil, payla gerçekleşir. Silsileyle taşınır; çünkü hakikat, yalnızca bilenin değil, pişenin hakkıdır.

    “Kendini yoldan mahrum etme” çağrısı, kişinin yalnızca topluluktan değil, özünden de kopabileceği bir riski hatırlatır. Alevilik’te yol, emir ve yasaklar bütünü değil; ahlaki, ruhsal ve ontolojik bir yönelme biçimidir. Yoldan düşmek, sadece kurallara uymamak değil; kendine yabancılaşmaktır.

    “Rê tiştekî ulu ye, em nikon qolî rê bikin. Em rê îno dikin.”

    (Yol ulu bir şeydir. Yoldan bahsedilmez, ona inanılır.)

    Bu ifade, yolun teorik olarak değil, ancak yaşanarak içselleştirilebileceğini anlatır. Alevilik, söze değil; hâle, davranışa, suskunluğa ve rızaya değer verir. Çünkü hakikat, anlatılan değil; taşınan bir şeydir.

    Ali Sizer’in “Ez ne rewî me” (Ben yolcu değilim) sözü, bu bağlamda başka bir kapı daha açar: Yol artık onun dışında bir şey değildir; onun içinde, onunla birlikte yürüyen bir özdür. Yol, ona dönmüştür. O artık yolda değildir yol olmuştur.

    Bu, Aleviliğin klasik din anlayışlarından neden farklı olduğunu da açıklar. Tanrı dışsal bir otorite değil; edepte, duruşta, susuşta sezilen bir varlıktır. Alevilik, bir “inanç sistemi” olmanın ötesinde, nasıl yaşanacağına dair bir öneridir burada.Tanrı’ya ne kadar inandığın değil, o inancı nasıl taşıdığın belirleyicidir.

    Bu yüzden Alevilik’te “iman”dan çok “ikrar” vardır. İkrar, yalnızca inanmak değil; kendini o hakikate bağlamak, onun yükünü taşımaktır. İnanç, burada bir teslimiyet değil,ahlaki bir yöneliştir.

    Modern düşünce “yolda olmayı” yüceltir: Aramak, sorgulamak, ilerlemek… Alevi öğretisi ise arayışın bir eşiğe varmasını bekler: Bir gün arayış susmalı, kişi artık yolun kendisi olmalıdır.

    Yol olmak, dışsal bir yönü takip etmek değil; içsel bir hakikati taşımak ve temsil etmektir.

    Kurala uymak değil; kural hâline gelmek.

    Söylemek değil; yaşamak.

    Yön göstermek değil; yön olmaktır.

    Yani bilgiyle değil, hâl ile öğretilir.

    Kişi sadece kendisi için değil; başkası için de bir pusula hâline gelir. Çünkü hakikatin izi artık onun bakışında, duruşunda, sabrında belirir.

    Yolcu olmak başlangıçtır.

    Ama Alevilik, yolcu olanı bir gün yola dönüştürmeye çağırır.

    Ve bu çağrı bir inanca değil; bir olma hâline seslenir.

  • İnsan Kendini Gıdıklayamaz

    Keşke insan kendini gıdıklayabilse.

    Keşke kendi kahkahasını kendi parmak ucuyla tetikleyebilse.

    Dışarıdan bir el olmadan da içinden taşabilse gülüş, neşeyle çarpabilse kendine.

    Aslında bu basit arzunun ardında, insan zihninin ve benliğinin dokunulmaz bir sınırı saklı.

    İnsan kendini gıdıklayamaz. Bu basit gerçek, yalnızca bir sinir sistemi detayı değil; belki de varoluşsal bir sınırın ifadesidir. Elini kaburgana götürüp, gıdıklamaya çalıştığında bedenin hiçbir şey olmamış gibi tepkisiz kalır. Oysa başkası elini aynı noktaya dokundurunca istemsiz bir kahkaha, bir irkilme, bir savunma hareketi doğar. Aynı dokunuş, aynı deri, aynı sinir yolları… Ama başka bir zihin.

    Beyin bunu bilir. Beyin, bu dokunuşun senden geldiğini bilir. Sürpriz yoksa, kahkaha da yoktur. Çünkü gıdıklanmak, bir tür bilinmezliğe maruz kalmaktır. Beklenmeyen bir temasın, seni kontrolsüzce yakaladığı o an. Kendinden gelen bir şey seni asla gerçekten şaşırtamaz. Çünkü sen, kendini senden önce bilirsin.

    Bu yüzden insan kendini yalnızca tanıyamaz değil, aynı zamanda uyandıramaz da. Çünkü her “kendine dokunuş”, önceden bilinen bir tekrar, önceden hesaplanmış bir titreşimdir. Ve bilinen şey, büyüsünü yitirir. Gıdıklanmak, bedenin değil zihnin yanılmasıdır; kendi dokunuşunun “başkasına” aitmiş gibi algılanması gerekir. Ama insan bunu başaramaz. Beyin, seni senden korur. Seni, senden gizlemez. Ve bu açıklık, seni durgunlaştırır. O yüzden, kendine dokunduğunda bile bir eksiklik hissedersin: başkasının parmak izi.

    Belki de bu nedenle dönüşüm, daima bir dış müdahaleyle başlar. Bir yabancının sözüyle. Bir yüzün bakışıyla. Bir sesin dokunuşuyla. Çünkü insan, kendi iç sesini fazla iyi tanır. Onunla tartışamaz, ondan kaçamaz, ona aldanamaz. Bu yüzden uyanmak için çoğu zaman bir “öteki”ye ihtiyaç duyar. Tıpkı gıdıklanmak gibi. Uyanmak da ancak dışarıdan gelen bir temasla mümkündür.

    Bu sınır, yalnızca bedensel değil, düşünsel ve duygusal da bir sınırdır. Kendini düşünmekle yetinmek, asla yetmez. Kendini değiştirebilmek için bir başka zihne, bir başka bakışa çarpmak gerekir. Kendiliğin yankılanması, bir başkasının varlığına temas etmeden mümkün değildir.

    Belki de bu yüzden, en büyük yalnızlık kendine temas edememektir. Kahkahasız bir gıdıklama gibi.

    İnsanın kendi eliyle susturduğu bir kahkaha gibi.

    İnsanın kendi sesine artık inanamaması gibi.

    Ve belki de bu yüzden, insan en çok başkasında uyanır.

  • Görünürlük Çağında Gerçeklik Kaybı

    İnsanlar genellikle en hakiki hâllerini, en gerçek düşüncelerini ne zaman açığa vurur?

    Yüz yüze, göz göze mi; yoksa ekran başında, bir klavyenin ardında mı?

    Bir psikoloğa göre: “Sanal dünya gerçek, gerçek dünya sanal.” Çünkü insanlar burada, fiziksel dünyada asla söyleyemeyecekleri şeyleri açıkça dile getiriyorlar. Bu çarpıcı gözlem, dijital dünyanın bize sadece yeni araçlar değil, aynı zamanda yeni hakikat biçimleri sunduğunu gösteriyor. Yüz yüze ilişkilerde bastırılan öfke, saklanan arzu, yutkunulan cümleler; dijital ortamda cesurca, hatta hoyratça dışavurulabiliyor. Sanki gerçek, artık sessizlikte değil; seste, paylaşımda, görünürlükte kendini gösteriyor.

    Almanya’da yapılan bir psikolojik çalışmada, sosyal medya profillerinin kullanıcıların idealize edilmiş benliklerinden çok, gerçek kişilikleriyle örtüştüğü ortaya kondu. Bu, dijitalin, düşünüldüğünden çok daha sahici bir alan olabileceğine işaret ediyor. İnsanlar, filtrelerin ve anonimliğin ardında, belki de gerçek hayatın kaldıramayacağı kadar içten ifadelerle kendilerini sunabiliyor. Kimi zaman kırılganlıklarını, kimi zaman en karanlık düşüncelerini… Tüm bunlar, görünmez bir tanığın huzurunda yapılan bir iç döküm gibi.

    Ama burada bir paradoks var: Gerçek benlik, yalnızca iç dökümle mi görünür olur? Peki ya kendimizi “en iyi hâlimizle” gösterdiğimizde, o kendilik daha mı gerçektir? Araştırmalar, insanların çoğunlukla güçlü, olumlu yönlerini paylaştıklarında kendilerini daha “otantik” hissettiklerini gösteriyor. Ne var ki bu da bizi, sahicilik ile sahne arasında gidip gelen bir duygusal ikilemin içine hapseder. Gülümseyen bir fotoğraf, içsel bir çöküşü örtebilir; ama aynı zamanda o gülümseme, kişinin olmak istediği ve bazen gerçekten olduğu benliğin bir tezahürü de olabilir.

    Dijital alan, bu ikiliği kendi doğasında taşır: Hem bir sahne, hem bir sığınaktır. Bazıları için bir itiraf odası, bazıları için bir vitrin. Alman filozof Byung-Chul Han, dijital toplumun görünürlüğe dayalı yeni bir iktidar biçimi ürettiğini söyler. Ona göre şeffaflık, özgürlüğün değil, kontrolün adıdır. İnsanların kendilerini teşhir etmeye mecbur hissettikleri bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya, artık yalnızca iletişim aracı değil; varlığın kanıtı haline geldi. Görünmeyen kişi, yok sayılır.

    Ama bu sürekli görünürlük hali, beraberinde bir yabancılaşmayı da getirir. Günther Anders’in dediği gibi, biz artık olayları değil, onların görüntülerini yaşıyoruz. Gerçek hayat, medya tarafından evcilleştirilmiş, eylem yerini izlemeye bırakmıştır. Bir trajediye tanık olduğumuzda, acı çekmeyiz; sadece bir içerik üretiriz. Kendimizi dışsal dünyaya açık tutuyor gibi görünürken, aslında içsel temas yetimizi kaybederiz.

    Felsefenin eski sorularından biri olan “gerçek nedir?” meselesi, bu çağda bambaşka bir anlam kazanıyor. Jean Baudrillard, içinde yaşadığımız çağın “hipergerçeklik” çağı olduğunu savunur. Yani, artık imajlar gerçeğin yerini almıştır; öyle ki simülasyon, hakikatin ta kendisi olmuştur. Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar, yalnızca hayatların yansıması değil, çoğu zaman hayatın kendisinden daha güçlü gerçeklik etkisi yaratır. Kurgulanmış sahneler, spontan olandan daha çok inandırır. Görüntü, gerçeği değil; artık bizatihi gerçeğin yerine geçen şeyi temsil eder. Ve bu, modern bireyde tuhaf bir huzursuzluk yaratır: Bir şeyleri hissediyoruz ama o şeyin “gerçek” olduğundan emin olamıyoruz.

    Bu belirsizlik, varoluşsal bir boşluk yaratır. Nietzsche’nin “Hakikat yoktur, yalnızca yorumlar vardır” sözü, bu bağlamda yeniden yankılanır. Dijital çağda herkes kendi gerçeğini yaratmakta özgür, ama aynı zamanda kendi yarattığı gerçekliğin tutsağına dönüşme riskiyle karşı karşıya. “Kendin ol” çağrısı, ekran başında bile yankılanır; fakat bu çağrı neye dayanır? Olmak istediğimiz kişiye mi, olduğumuz kişiye mi?

    İşte burada Heidegger’in sesi duyulur: Modern insan, teknolojinin çerçevesinde, kendisini de bir nesne gibi görmeye başlar. Düşmüşlük dediği bu hâlde, insan artık kendi varlığını sorgulamaz; yalnızca işler, gösterir, tüketir. Dijital çağda bu düşmüşlük, sürekli bağlı kalma hâliyle kendini gösterir. Her bildirim, her paylaşım, kendi varlığımıza attığımız bir çığlık gibidir: “Buradayım. Gerçekten varım.” Ama bu varlık, sessizliğe değil; yalnızca görsel teyide ihtiyaç duyar. Oysa Heidegger’in işaret ettiği gibi, hakiki varoluş, çoğu zaman görmeye değil, duymaya dayanır. Sessizliğe, sabra, yavaşlığa…

    Dijital dünyanın bu baş döndürücü hızı içinde, insan yavaşlamayı unutur. Görünür olmanın cazibesiyle, görünmeyen hakikatlerden uzaklaşır. Ve belki de en büyük yitim burada yaşanır: Kendimizle baş başa kalmanın, iç sesimizi duymanın, kendi derinliğimizle temas kurmanın imkânı gitgide azalır. Her şeyin hızla paylaşıldığı bir çağda, kimse artık içine kapanmıyor, ama kimse de kendine dokunamıyor.

    Tüm bunlar bizi şu noktaya getiriyor: Gerçeklik bugün, sadece yaşanan bir şey değil; kurgulanan, gösterilen, yorumlanan bir şey. Ve bu dönüşüm, sadece teknolojik değil, aynı zamanda etik bir mesele. Kendi dijital yansımamızla ne kadar yüzleşebiliyoruz? Dijitaldeki benliğimiz, bizimle mi örtüşüyor, yoksa bizden mi uzaklaşıyor?

    Dijital çağın en derin sorusu belki de şu:

    Artık neyin gerçek olduğunu değil, gerçekliğin nasıl inşa edildiğini sormak zorundayız.

  • Her Söz Muhatap İster 

    Bir hakikatin değeri, onu ne kadar yüksek sesle söylediğimizde değil, onu duyanın içsel derinliğinde gizlidir.

    Söz yalnızca bir aktarım değil, bir karşılaşmadır.Tıpkı bir mektubun ancak açıldığında gerçek olması gibi.. Ya da bir ışığın görünür olması için bir yüzeye çarpması gerektiği gibi, söz de ancak bir başka varlıkta yankı bulduğunda “gerçekleşir”.

    Ama çağ değişti. Sözler artık boşluğa düşüyor. Dijital uğultular arasında kayboluyor ya da yalnızca yankı odalarında kendine benzer seslere çarpıp geri dönüyor. Oysa hakikat, sadece söylenenle değil, onu duyanla tamam olur. Çünkü bir sözün değeri, onu ne kadar yüksek sesle söylediğimizde değil, ona kulak verenin içsel derinliğinde saklıdır.

    Levinas, insanın ahlaki sorumluluğunu “ötekinin yüzü”ne bağlar. Yüz, ona göre yalnızca bir bedensel görüntü değil; bir çağrıdır. “Beni duy”der. Bu “yüz”yalnızca görülmek için değil, duyulmak içindir.Bu bağlamda her söz de bir yüz taşır. Duyulmak isteyen her cümle, bir tanıklık bekler. Ama tanıklık, sadece işitmek değil, sorumluluğu paylaşmaktır. Söz bir anlamda bir emanettir; muhatabına taşınmak üzere verilmiş bir içsel yük.

    Buber’in “Ben-Sen” ilişkisini hatırlayalım. Gerçek bir ilişki, iki varlığın birbirine dokunduğu, sorumluluk aldığı bir alandır. Ama artık çoğu ilişki “Ben-O” düzeyinde yaşanıyor. Muhatap yerine kullanıcı adı, bağ yerine etkileşim geçiyor. Her şey var gibi ama hiçbiri gerçek değil. 

    Heidegger ise, “Dil, varlığın evidir” demişti. İnsan ancak diliyle var olur, diliyle görünür olur. Ama her evin bir konuğu olmalıdır. Sözün evi varsa, onun da bir misafiri, yani muhatabı olmalıdır. Aksi takdirde, o ev boş kalır. Bu nedenle muhatapsız söz, hem evsizdir hem de varlıksız. Dile gelen ama yankı bulmayan bir hakikat, unutulmuş bir dua gibidir: söylenmiş ama ulaşamamıştır.

    Bugün söz, giderek seyirlik bir şeye dönüşüyor. Baudrillard’ın dediği gibi, artık hakikat değil, onun simülasyonu dolaşıma giriyor. Söz, muhatap için değil, izleyici için söyleniyor. Anlam, beğeniye; samimiyet, performansa indirgeniyor.

    Bu çözülmeyi binlerce yıl önceden haber veren bir dua var elimizde: Mezopotamya’nın “Aç Kadının Duası.” Aç bir kadın, tüm tanrılara sesleniyor. Hiçbirinden yanıt gelmiyor. Ama o, yine de dua etmeye devam ediyor. Çünkü bilir: Sesini duyan biri olmalı.

    Belki de bugün söylediğimiz her söz, bir dua gibidir. Cevap beklemek değil mesele; ulaşmak, duyulmak. Çünkü insan ancak duyulduğunda tam olur.

    “Sesimi duyan var mı?” sorusu yalnızca acı bir feryat değil; insanlığın en kadim çağrısıdır. Antik dualarda, şiirlerde, mitlerde ve modern yalnızlıklarda yankılanır. Bu soru, bir insanın değil, bir varoluşun sesidir.

    Duymak kolay değildir. Çünkü duymak, yüklenmektir. Bir söz işitildiğinde, artık onunla bir şey yapılması gerekir. İnsan bu yüzden çoğu zaman sözün yükünden kaçar. Gözünü kaçırır, kulaklarını tıkar. Çünkü bir hakikati duymak, onu inkâr etmeyi zorlaştırır.

    Ama bazı sözler, ne kadar görmezden gelinse de orada kalır. Sessizlikte büyür. Bir gün bir kalbe çarpar, bir zihne düşer. Ve o anda yeniden doğar.

    Söz, yalnızca konuşanla değil; duyanla tamam olur. Her söz muhatabını arar. Ve bazen bir tek kişinin içten dinleyişi, bütün bir dünyanın suskunluğundan daha anlamlıdır.

    Ve her söz, bir tanıklık ister. Ve her tanıklık, yeni bir başlangıçtır aksi taktirde tanıksızlık ruhu çürütür

    Ve hiçbir hakikat, muhatabını bulmadan tamamlanmaz.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın