Bir süredir insanlar aynı hissi farklı kelimelerle ifade ediyor: hayattan zevk alamamak. Bu cümle çoğu zaman kişisel bir tükenmişlik gibi okunuyor ama aslında çağın ortak ruh hâlini ele veriyor. Sorun, zevkin tamamen yok olması değil; zevkin anlamla kurduğu bağın aşınması. İnsanlar artık mutsuz olmaktan çok, neden yaşadıklarını tam olarak hissedememekten yorulmuş durumda.
Modern yaşam bize her şeye hızla ulaşma imkânı sundu. Bilgi, ilişki, eğlence, deneyim… Hepsi erişilebilir. Ama erişimin artması, temasın derinleşmesi anlamına gelmedi. Aksine, her şey çoğaldıkça insanın iç dünyasında bir seyrelme başladı. Zevk, bir zamanlar yavaşlıkla, beklemeyle, bir şeyin içimizde yer etmesiyle ortaya çıkarken; bugün anlık uyarılara, sürekli yeniliğe ve dikkat dağınıklığına bağımlı hâle geldi. Dopamin var ama tat yok. Hareket var ama yön duygusu zayıf.
Bu hâl depresyonla karıştırılıyor ama birebir aynı şey değil. Depresyon genellikle bir şeylerin kaybıyla ilgilidir. Oysa bugün yaşanan daha çok “anlam yorgunluğu”dur. İnsanlar çok şey yapıyor, çok şeye dayanıyor, çok şeyi sürdürüyor ama yaptıklarının içerden bir karşılığı kalmıyor. Güçlü olmak, ayakta kalmak, devam etmek bir erdem gibi yüceltiliyor; fakat bu süreklilik hâli, insanın kendi hayatıyla bağını zedeleyebiliyor. Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor: Devam ediyorum ama inanmıyorum.
Viktor Frankl,İnsanın Anlam Arayışı kitabında şöyle diyor:
“İnsan her şeye katlanabilir, yeter ki bir ‘neden’i olsun.”
Bugün yaşanan sorun, insanların katlanamaması değil; katlandıkları şeylerin artık bir “neden”le bağlantı kurmaması belkide.. Yani sorun motivasyon eksikliği değil, anlamla temasın kopmasıdır.
Yeni çağ bize sürekli istemeyi öğretti ama neyi istemeye değer bulacağımız. konusunda pek az şey söyledi. Daha mutlu ol, daha üretken ol, daha iyi ol… Bu çağrılar hiç durmuyor. Oysa insan ruhu, sürekli ileri çağrıldığında değil; bazen durduğunda, geri çekildiğinde, hatta vazgeçtiğinde kendini toparlayabiliyor. Zevk, çoğu zaman daha fazlasına uzanırken değil, fazlalıklar çekildiğinde ortaya çıkıyor.
Bu yüzden bugün pek çok insan “her şey var ama bir şey eksik” diyor. Eksik olan şey çoğu zaman yeni bir hedef ya da yeni bir başarı değil; içsel bir yer duygusu. İnsan nerede durduğunu, neye bağlı olduğunu, neyi gerçekten sahiplendiğini hissetmediğinde zevk de yüzeyde kalıyor. Her şey yaşanıyor ama hiçbir şey insanda kalmıyor.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, hayatı sürekli kazanılması gereken bir süreç gibi görmek. Oysa bazı dönemlerde insan kaybetmez; sadece bırakır. Beklentileri, yükleri, başkalarının biçtiği anlamları… Ve tam da bu bırakma anlarında, zevk geri döner. Gürültüyle değil; sessizce. Büyük coşkularla değil; küçük ama sahici temaslarla.
Belki sorun hayattan zevk alamamak değil. Belki sorun, hayatla aramıza giren fazlalıkları ayıklamaya cesaret edememek. Zevk, hâlâ orada. Ama çağ bize onun sesini duyamayacağımız kadar gürültülü bir hayat öneriyor.


