Blog

  • Kutsallığın Gölgesinde: Bir Üniformanın Çift Yüzü

    Geçenlerde derste öğretmenimizin verdiği bir örnek aklıma takıldı.Tümünü hatırlamasam da,arada geçen küçük bir bilgi beni düşündürdü: Orta Çağ Avrupa’sında bakım hizmetlerinin, çoğu zaman manastırlarda ve rahibeler tarafından yürütüldüğü bilgisiydi bu. Bu bilgi sadece tarihsel değil; düşündürücü bir izlek de sundu bana Çünkü bugün hâlâ rahibelerle özdeşleşmiş o kıyafet, çok farklı bir bağlamda pornografide, bir fetiş nesnesi olarak karşımıza çıkıyor.

    Ben sağlık alanında eğitim alan bir öğrenciyim. Yani sadece sağlık değil; gelişim, bakım, sosyal destek ve eğitim alanlarında da mesleki bir yönelim içindeyim. Belki de bu konuyu seçmemin esas nedeni, bakım kavramının yalnızca bedensel değil; tarihsel, kültürel ve sembolik yüklerini de merak etmem. Kendini Tanrı’ya adamış bir kadının kıyafeti, nasıl olur da hem kutsallığın hem de arzunun taşıyıcısı hâline gelir? Bu sorunun peşine düştüm şimdi. 

    Bakımın tarihine baktığımızda, karşımıza sıkça çıkan figür rahibedir. Ancak bu figür yalnızca dinsel bir aidiyeti değil; aynı zamanda sessiz bir hizmet biçimini, görünmeyen bir emeği temsil eder. Orta Çağ Avrupa’sında rahibeler, sadece ibadetle değil, hastalarla, yaşlılarla, yoksullarla iç içe geçen bir gündelik hayatın taşıyıcısıydılar. Manastırlar, o dönem toplumun en kırılgan bireylerine sığınak sunan yerlerdi. Şifa yalnızca bedene değil; ruha da verilirdi. Rahibelerin sessizliği, bazen bir yaranın pansumanında, bazen bir ölümün eşliğinde yankılanırdı. Belki de bugünkü sağlık ve sosyal destek mesleklerinin etik temelleri, işte o taş duvarların içinde atıldı.

    Rahibe kıyafeti o dönem yalnızca bir inanç sembolü değil, aynı zamanda bakımın ve bağlılığın kıyafetiydi. Bugün nasıl ki beyaz önlük tıbbi bir ciddiyet taşıyorsa, o dönemde “habit” de bir o kadar anlam yüklüydü. Bu sembolik kıyafet, zaman içinde sadece dini işlev değil, bakım hizmetinin bir üniforması olarak da görülmeye başlandı. Ve bu gelenek, Avrupa’nın birçok ülkesinde, özellikle de İsviçre’de kurumsallaşarak devam etti.

    İsviçre’nin çeşitli kantonlarında yer alan Fahr, Ilanz, Weesen ve Gnadenthal gibi manastırlar, bu tarihsel sürekliliğin canlı örnekleridir. Fahr Manastırı, sadece inziva yeri değil; zamanla kadınlar için bir tarım okuluna, bölgesel bir eğitim merkezine dönüşmüştür. Doğrusu, bir çiftçi ailesinin kızı olarak bu ayrıntı bana ayrıca ilginç geliyor. Üzerine ayrıca düşünmeye değer ama bu yazının konusu o değil.

    Farklı bir toplumsal ihtiyaçla şekillenen Ilanz Manastırı , yalnızca ruhani bir yaşamın sürdüğü bir yer olmaktan çıkarak, çok daha kapsamlı bir sosyal hizmet ağına dönüşmüştür. Dominiken rahibeleri, sadece manastır yaşamı sürdürmekle kalmamış; eğitim kurumları, hastaneler ve bakım evleri kurarak İsviçre’nin çeşitli bölgelerinde toplumsal hizmetin yapıtaşlarını oluşturmuşlardır.

    Gnadenthal Manastırı ise bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir: Orta Çağ’dan kalma bu rahibe manastırı, 19. yüzyılda bir tütün fabrikasına, ardından bir bakımevine dönüşmüş; bugün Reusspark adıyla modern bir huzurevi olarak hizmet vermektedir.

    Tüm bu örnekler, bir manastırın yalnızca inanç mekânı değil; aynı zamanda toplumsal hizmetin, kamusal refahın ve kadın emeğinin merkezi olabileceğini gösteriyor. Rahibeler sessiz ama derin bir rol üstlenmişlerdir: eğitim, sağlık, bakım ve eşlik etme. Bu figür, zamanla modern bakım sisteminin görünmez öncüsü hâline gelmiştir.

    Ancak bu tarihsel üniforma, bir başka bağlamda karşımıza tamamen farklı bir temsille çıkıyor. Bugün popüler kültürde rahibe kıyafeti, erotik fantezinin bir ögesine dönüşmüş durumda. Bu ilk bakışta çelişkili görünse de, tam da bu çelişki konunun kalbinde yer alıyor. Popüler kültür, bastırılmış olanı erotize etme konusunda oldukça becerikli. Kendini Tanrı’ya adamış, cinselliği reddetmiş bir kadın figürü, bir anda fantezinin merkezine oturabiliyor.

    Tarihin daha erken dönemlerinde bu kıyafetin taşıdığı anlam bambaşkaydı: sadelik, Tanrı’ya adanmışlık ve dünyadan el etek çekme. Ama tam da bu yüzden, bedenin bastırıldığı, arzunun yok sayıldığı bu figür, zamanla hem toplumsal hayal gücünün hem de fantezinin konusu hâline geldi. Orta Çağ’da rahibelere karşı açık bir cinsel yönelim ya da bakım alanların onlara duyduğu ilgi belgelenmiş değildir. Ancak kadınların, özellikle de sosyal olarak izole edilmiş, dokunulmaz addedilmiş figürler olarak sunulmaları; modern dönemde bu temsillerin tersine çevrilmesine zemin hazırlamıştır. Yasak olan her zaman arzunun sahnesine dönüşür. Rahibe kıyafeti de tam bu kırılma noktasında yer alır: bastırılmışla kışkırtıcı olanın çarpıştığı estetik bir simge olarak.

    Bu kostüm, yalnızca tabu bir fanteziyi değil; aynı zamanda kadının tarih boyunca içine hapsedildiği rollerin ironik bir parodisini temsil ediyor. Cinselliği yasaklanmış, konuşmayan, bakım veren kadının üniforması; günümüzde arzunun ve şehvetin temsilcisi olabiliyor. Oysa aynı kıyafet, yüzyıllar boyunca şefkatin, sadakatin, özverinin taşıyıcısıydı. Rahibelerin gerçek hayatlarındaki sessizlik, günümüz ekranlarında sesi açılmış bir fetişe dönüşüyor.

    Bu durum sadece estetik bir dönüşüm değil; toplumsal bir unutkanlıkla da ilgili. Rahibe kostümünün erotikleşmesi, bir tarihsel belleğin silinmesi anlamına geliyor. O kostümün ardında kalan emek, şefkat ve bağlılık; günümüz fantezilerinin gölgesinde görünmez oluyor. Sinema, reklamcılık ve moda dünyasında rahibeler, kimi zaman sapkın kimi zaman mizahi temsillerle sunuluyor. Özellikle 1970’lerden itibaren ortaya çıkan nunsploitation (rahibe sömürüsü) filmleri, bu estetik ve ahlaki dönüşümün açık örnekleri arasında. Cinselliğin ve inancın çatışması, bu filmlerde hem ticarileştirilmiş hem de sarsıcı bir şekilde sergilenmiş durumda.

    Tüm bu temsiller, rahibe figürünü kadın bedeniyle ilgili daha büyük bir tartışmanın parçası hâline getiriyor. Çünkü burada mesele yalnızca bir kıyafetin başkalaşması değil; kadının tarihsel temsiliyetine dair değişen anlamlar. Bir zamanlar iyileştiren ellerin giydiği kıyafet, şimdi arzu nesnesine dönüşüyor. Ve bu dönüşüm, sadece kadınlık imgeleriyle değil; inanç, sessizlik, itaat gibi değerlerle de oynuyor.

    Benim için bu konu, hem kişisel hem mesleki bir sorgulama. Sağlık ve bakım eğitimi, insana yalnızca teknik bilgi değil; etik, toplumsal ve tarihsel duyarlılık da kazandırmalı. Çünkü geçmişteki sessizlikler, bugünün görünmeyen katmanlarını oluşturur. Ve biz, bu katmanları fark ettiğimiz ölçüde mesleğimizi gerçekten derinleştirebiliriz.

    Bu iz, bir yandan kadının görünmez emeğine dair bastırılmış bir hafızayı taşırken, öte yandan onun temsil biçimlerinin nasıl dönüştüğünü de gösteriyor. Ne zaman bir kıyafet, hem merhametin hem arzunun simgesi hâline gelir? Belki de cevap, toplumsal belleğin sessizliğinde saklıdır çünkü bazen tarih, en çok görülmeyen yerden konuşur.

  • Tuz Ayinleri

    Tuz, sofradaki yerinden çok daha fazlası.

    Ben bunu ilk kez çocukken, annemin elime tutuşturduğu bir kavanozla hissettim.

    Tarih boyunca birçok kültür, bu beyaz taneciklere fizikselin ötesinde anlamlar yüklemiş. Antik Roma’da askerlerin maaşına “salarium” (tuz parası) denmesi boşuna değil; tuz, değerliydi, vazgeçilmezdi, ama aynı zamanda kutsaldı.

    Japonya’da kötü ruhları kovmak için tapınakların girişine tuz konur. Afrika’da bazı kabileler, doğum yapan kadınların etrafına tuz serperek kötü enerjileri uzaklaştırır. Katolik gelenekte kutsal suyun hazırlanmasında tuz kullanılır. Yahudi ritüellerinde yeni eve girerken tuzla ekmek sunulur. Hristiyanlıkta tuz, sadakatin ve kalıcılığın sembolüdür.

    Tüm bu kültürel pratiklerde bir ortak nokta var:

    Tuz = Saflık, koruma, sadakat ve kutsallık.

    Bu çoklu anlam evreni, her toplumda kendine özgü biçimler alır.

    Bu geniş sembolik dairenin içinde özellikle Kürt Aleviliği de kendine özgü ama evrensel bir yer tutar. Çünkü Alevilikte tuz, sadece sofra malzemesi değil; bir öğreti, bir bağ, bir yemin anlamı taşır.

    Sofrada paylaşılan tuz, yalnızca aynı yemeği değil; aynı vicdanı, aynı rızalığı ve aynı ahlaki yükümlülüğü paylaşmak demektir. Bu nedenle Alevi kültüründe “tuz hakkı” ifadesi kullanılır. Her yerde aynı terimle bilinmese de, bu kavram ortak bir anlayışı temsil eder: Birlikte tuz yiyen kişi, sırt dönmez.

    “Tuz hakkı”, Hak’a değil; sofraya, dostluğa ve geçmişte birlikte kurulan bağa verilen sözün adıdır.

    Bu anlayış ,yani tuzun sadece maddi değil, ahlaki ve toplumsal bir yük taşıdığı inancı Alevilikte ahlaki hafızanın yalnızca inançla değil, günlük pratiklerle de nasıl taşındığını gösterir. Yani tuz, sofrada görünenden fazlasıdır: bir bağlılık hatırlatıcısı, bir sözleşme simgesidir.

    Bu anlam, bana ilk kez çocuklukta, gündelik bir davranışın ardındaki sessiz bir işaretle fark ettirildi. Annemin bir gün yoğurt mayalamak için beni komşuya göndermesiyle, elime tutuşturduğu tuz kavanozuyla başladı her şey. Nedenini soramadığım ama içimde, “Bir şey istenirken karşılık olarak bir şey de verilir,” düşüncesini uyandıran o küçük sahne. O an bunun yalnızca bir nezaket kuralı olduğunu düşünmüş olmalıydım. Fakat zamanla anladım ki, bu küçük hareket sessiz ama derin bir ahlaki dengeyi hatırlatıyordu: rızalık içinde yaşamanın ifadesi, rızayla alınanın rızayla verilmesi gerektiğini fısıldayan bir denge.

    İşte bu yüzden, Alevi öğretilerinde “tuz tatma” geleneği de önemlidir. Her işe hangi hâl ile başlarsan o hâl ile bitirmen gerektiğini hatırlatır. Sodyum ve klor gibi tek başına zararlı olabilecek iki elementin birleşerek faydalı bir maddeye dönüşmesi, Alevi öğretisindeki birlikte anlam bulma felsefesiyle örtüşür.

    Tuz, aynı zamanda koruyucudur. Alevi evlerinde tuz, sadece yemeklik değil; aynı zamanda nazara ve kötü enerjiye karşı da kullanılır. Çocukların nazar değdiği düşünüldüğünde, anneler ocağa tuz döker; bazen de tuz “okutularak” yakılır ya da suya karıştırılır.

    Bu sade uygulamalar, farkında olunmasa da yinelenen bir ev içi tuz ayinine dönüşür.

    Özellikle Dersim gibi Kürt Aleviliğinin güçlü olduğu bölgelerde bu uygulamalar hâlen canlıdır.

    Çocukluğuma dair anlatılan bir sahne, tuzun bizdeki yerini anlamamı sağlayan halkalardan birine dönüştü. Annem, sessiz bir bebek olduğumu söyler. Ama bu sessizliği benim doğamla değil, kendi kaderiyle açıklar. “Sanki doğmadan benim yükümü sezmiş gibiydin,” der. Bu sözde, sadece bana dair değil; ona ait, devredilemeyen bir yorgunluğun izleri vardır. Benim sessizliğim, onun sesi olamamış yanlarına denk düşer belki de.

    Ama mesele bu değil. Asıl anlatmak istediğim şey, o anki sessizliğin bir anda nasıl ve ne zaman bozulduğuyla ilgili.

    Bir gün, eve gelen bir komşunun ağzından dökülen bir cümle o an dengeyi bozmuş. Komşu, kapıdan çıkarken “Bu çocuk fazla uslu. Sen de işlerini ne güzel, hiç bölünmeden yapabiliyorsun,” demiş. Sözün ardından beni bir ağlama tutmuş. Ne kısa bir huzursuzluk, ne sıradan bir bebek refleksi. Susturulamayan bir şey. Sessizliğime alışmış o evin içine, taşan bir ses gibi düşmüşüm. Annem ne olduğunu anlamakta gecikmemiş. Nazar. Hemen ocağa yönelmiş. Bir avuç tuzu alıp ateşe bırakmış. Tuz cızırdamaya başlayınca dudaklarından söze benzer bir şeyler dökülmüş. Ve ardından sessizlik tekrar eve dönmüş.

    Bugün dönüp baktığımda bu sadece bir batıl inanç değil, tuzun koruyucu bir varlık gibi algılandığı bir kültürel hafıza. Ateşle birleştiğinde kötü enerjileri yakacağına dair bu inanç, Alevi evlerinde hâlâ canlı.

    Bu koruyucu anlam, yalnızca bireysel değil, toplumsal ritüellerde de yer bulur.

    Bazı Kürt Alevi düğünlerinde gelin ve damadın üzerine tuz serpilmesi geleneği hâlâ sürüyor. Özellikle yaşlı kadınlar, bu ritüeli nazardan korunmak ve yeni yuvaya huzur dilemek için yaşatıyor. Aynı şekilde ev girişlerine ya da eşiklere serpilen tuz, haneye huzur ve denge çağırma anlamı taşır.

    Hızır ayı veya Hıdırellez gecesi gibi özel zamanlarda da tuz, sembolik bir araca dönüşür. Genç kızlar gelecekteki eşlerini rüyada görmek için yatmadan önce tuzlu lokma yer ve su içmeden uyurlar. İnanca göre, rüyada su veren kişi nasiplerindeki eş olur.

    Tüm bu örnekler gösteriyor ki Kürt Aleviliğinde tuz, hem görünen hem de görünmeyenle ilişki kurmanın bir aracı.

    Sofrada tuzla başlayan bir bağ, ruhsal bir sorumluluğa dönüşür.

  • Aynaya Fazla Bakma

    Aynaya Fazla Bakma


    Eskiden aynaya çok fazla bakardım.
    Öyle ki annem sürekli uyarırdı.
    Bana Kürtçe şöyle derdi:
    “Pir li neynikê mezîme ke, te dîn buyî.
    (Fazla bakma, deli olursun.)


    Annem, aynaya uzun süre bakmanın insanı delirttiğine inanırdı.
    O zamanlar bu sözün ardındaki anlamı tam olarak kavrayamazdım.
    Sadece anneme özgü bir korku sanırdım.


    Ama yıllar geçtikçe fark ettim:
    Bu yalnızca bir korku değilmiş.
    Bir tür sezgisel aktarım, bir sözlü hafıza biçimiymiş.
    Ve zamanla öğrendim ki:
    Biz yalnız değilmişiz.


    Benzer uyarılara dünyanın birçok yerinde rastlanıyor:
    “Aynaya fazla bakma.”
    Çünkü ayna yalnızca ışığı yansıtmaz; bazen ruhu da içine çeker.
    Bu düşünce, modern dünyanın dışındaki birçok toplumda ortak bir sezgidir.


    Antik Çin’de ayna bir ruhsal geçit olarak görülürdü.
    İnanışa göre, kişi aynaya uzun süre bakarsa ruhu zayıflar, gerçeklik algısı çözülürdü.
    Aynalar nazara, iç boşalmaya, hatta ölülere açılan yüzeylerdi.


    Afrika’nın kimi yerli topluluklarında özellikle çocukların suya ya da aynaya uzun süre bakmalarına izin verilmezdi.
    Çünkü yansımanın, ruh ile beden arasındaki bağı çözebileceğine inanılırdı.
    Bazı halklar, bir çocuğun uzun süre yansımaya bakması hâlinde, ruhunun suya karışıp geri dönemeyeceğini söylerdi.


    Kürdistan’da ise ayna sessizdir.
    Sessiz bir eşyadır; görünür olmak için değil, saklanmak için vardır.
    Genellikle ortada bulunmaz; çekmecede, sandığın dibinde ya da bazen mahremiyetin sembolü olarak yastık altında tutulurdu.
    Bu bir korkudan değil; saygıdan doğar.
    Çünkü ayna yalnızca fiziksel değil; ruhsal bir alandır.
    Bakılan ve aynı anda sana bakan bir yüzey.
    Bazı şeyleri gösterdiği kadar, bazı şeyleri hatırlatır.


    Heidegger, bir nesnenin yalnızca orada olmakla değil, insanla kurduğu anlam ilişkisiyle var olduğunu söyler.
    Ayna da böyledir:
    Görünürdür ama saklıdır.
    Görmek için bakarız, ama çoğu zaman ne gördüğümüzü değil, ne görmek istemediğimizi fark ederiz.


    Bazı toplumlarda ölüm olduğunda aynalar örtülür.
    Çünkü ruhun aynaya takılıp kalabileceğine inanılır.
    Gece aynaya bakılmaz.Çünkü gecenin sessizliğiyle birleşen ayna, yalnızca yüzünü değil, içine bastırdığın korkuları da yansıtır.
    Annem derdi ki, “Gece aynaya bakarsan, kaçarsın.”O da bu sözü kendi annesinden duymus.
    Bu söz, belki de sadece büyüsel bir inanç değil;
    kadının içe dönmesinden, kendini fazla görmesinden, kendine temas etmesinden duyulan bir endişeydi.


    Yeni doğum yapmış kadınların belirli günlerde aynaya bakmaları yasaktır;çünkü o dönemde ruhen zayıf olan kadının aynaya “çekilebileceği” düşünülür.


    Aynaya yüklenen bu anlam sadece estetik değil, ontolojik bir korkudur.
    Kendini kaybetme ihtimaliyle ilgilidir.


    Lacan, çocuğun aynada kendini tanımasıyla birlikte “ben” algısının kurulduğunu söyler.
    Ama bu benlik, parçalı bir gerçekliğin yerine geçen, sahte bir bütünlüktür.
    Belki de aynaya uzun süre bakmak: kim olduğunu değil, kim olmak istediğini görmekten ibarettir.
    Ve bu fark, insanı zamanla yorar.


    Annemin o eski cümlesi, bugün kulağıma çok daha derin gelir:
    Pir li neynikê mezîme ke, te dîn buyî.”
    Belki de bu bir uyarı değildi; bir tür kendini koruma biçimidiydi.
    Çünkü aynaya uzun süre bakan biri, sadece görüntüsünü değil; kararsızlıklarını, bastırılmış korkularını, kaybolmuş yanlarını da görmeye başlar.


    Levinas, yüzle karşılaşmayı etik bir çağrı olarak görür.
    Ama burada “yüz”, başkasının yüzüdür.
    Aynada ise kişi, kendi içindeki ötekiyle karşılaşır.
    Sessiz ama yoran bir karşılaşma.


    Aynanın şu tanımı hâlâ aklımda:
    Cilalı, arkası sırlı cam.”
    Bu tanımı bana ansiklopedi değil, cok sevdigim biri söylemişti.
    Kendi cümlesi değildi belki ama bu tanım onun en sevdiği tanımlardan biriydi.Bir sözlük cümlesine böyle bir derinlik yüklemesi o zamanlar tuhaf gelmişti.
    Ama sonra fark ettim:
    Ayna sadece bakılan değil; bakıldıkça bozulan bir şeydir.


    Nietzsche şöyle der:
    “Ayna bize gerçeği değil, tahammül edebileceğimiz kadarını gösterir.”
    Belki de bu yüzden fazla bakınca delirirsin.
    Çünkü aynadaki yüz, senin kendin olmakla yetinen yanını gösterir.
    Oysa insan, kendini aşmak için doğmuştur.
    Ayna bu sınırı her seferinde hatırlatır.


    Ve işte o anda…
    Annemin sesi başka bir yerden fısıldar gibi gelir:
    “Çok bakma, kendin olmaktan çıkarsın.”


    Bugünse aynalar her yerde.
    Asansörlerde, cep telefonlarında, mağaza vitrinlerinde…
    Ama sanki artık bizi değil, sadece görüntüyü yansıtıyorlar.


    Kimse aynaya bakmıyor; herkes sadece geçip gidiyor.
    Çünkü görünmek kolaylaştıkça, kendine bakmak zorlaştı.
    Aynanın sırrı bozuldu.
    Görüntü çoğaldı; ama yüz azaldı.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın